......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 284315

İMAN ETMEK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 hafta, 5 gün önce / 10.01.2020 08:21:17 | Görüntüleme : 567

İman; Ehl-i sünnet alimlerine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’tan getirdiği ve “ Zaruret-i Diniyye” olarak bilinen hükümleri, kesin olarak kalp ile tasdik, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul ile, bunların gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir.

  Şu halde iman, kalp ile tasdiktir: “Allah, kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü (kalbini) İslâm’a açar !”( En’am, 6/125). Ayrıca, Hadis yönünden de böyledir: Usame bin Zeyd, bir savaş sırasında karşılaştığı bir kimseyi  “Kelime-i Tevhidi getirmesine rağmen öldürdüğünü açıklayınca, Resulullah bu durumdan hoşlanmayarak : “ O, Lâilahe İllallah” dedikten sonra yine öldürdün mü? diyerek ikazda bulunmuş; Üsâme, “Yâ Resulallah, o korkusundan böyle dedi” deyince şu cevapla karşılaşmıştı: “Sen O’nun kalbini yarıp ta baktın mı?”. Bu olaydan da anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), imanın kalp ile tasdik olduğunu bildirmişlerdir. Tabii, bir insana mümin muamelesi yapılabilmesi için kalpteki inancını dil ile ikrar etmesi, dışa vurması da gerekir. Yoksa kalpte olanı herkes bilemez.. O halde bir kişinin Müslüman olduğu;  kalp ile tasdik ettiği imanını, ya dili ile de söylemesi yahut da cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren davranışları açıktan açığa yapması suretiyle anlaşılır. ( Fikret Karaman, a.g.e. s.111-113)

            Cenab-ı Allah, Cümlemizin imanını güçlü ve muhkem kılsın inşallah!

 

TEFEKKÜR

 

Bahar halısını serince,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

Güzel bir çiçek görünce,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

 

Örümcek ağını örünce,

Evren dengesin görünce,

Her canlı rızkın derince,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

 

Her gelişinde yaz-bahar,

Doğada bir cömertlik var,

Elma, armut çok, ayva-nar,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

 

Yeşil meyveler erince,

Yumurtaya can verince,

Mucizeleri görünce,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

 

Kuşlar-turnalar uçarken,

Güller-sümbüller açarken,

Her canlı eşin seçerken,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

 

Göklerde şimşek çakınca,

Buluttan yaşlar akınca,

Güzelliklere bakınca,

Mevlâ’m seni düşünürüm!

 

OYTAN’ım sözün tutunca,

Salih ameller yapınca,

Hacerül Esvedi öpünce,

Mevlâ’m seni düşünürüm!



MİLLÎ SİYASET MİLLİ DİPLOMASI..

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 hafta, 1 gün önce / 07.01.2020 10:44:15 | Görüntüleme : 180
Cengiz YILDIZ
Gündemimizde Ortadoğu siyaseti var. Gündemimizde Akdeniz siyaseti var ve birileri çıkıp diyor ki; bizim bu Ortadoğu bataklığında ne işimiz var? Ortadoğu bataklığı ha! Yapmayın Allah aşkına bu tamamen kuru bir siyaset anlayışıdır, anlamsız bir hamasettir. Ülkemizin milli çıkarları ile ilgili şu anda doğru yapıcı onarıcı Kılavuz olacak bir katkı olmayacak ise ne zaman olacak? 
 İşte tam bu zamanlarda yerli ve milli bir muhalefete ihtiyacımız olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz.. Düşünün muhalefetimiz;  Türkiye'yi düşman olarak görüp, hatta Türkiye'ye karşı cihad ilan edecek kadar seviyesi düşmüş general halife Hafter denen seviyesizi "Seküler" olarak adnandırıp ona sahip çıkıyor ve bunu da "siyaset" şeklinde adlandırıyor.. Gerçekten garipsedim ve üzüldüm.
Bir bakıyorsunuz Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye karşı hasmane tavırlarında dayatmalarında Avrupa Birliği'nden yana tavır koyan, fetö ve ve benzeri terör konularında Amerika Birleşik Devletleri'nin ve benzeri Türkiye karşıtı devletlerin bizim ülkemizin çıkarlarına aykırı olacak tarzda olanlardan yana bir politika izlemek ve muhalefet yürütmek..!
Türkiye'mize yönelik her türlü terör saldırılarını görmezden gelmek ve sınırlarımızda bir terör devletinin kurulmasına karşı hiç ses çıkarmamak.. Bu kaliteli sağlıklı bir muhalefet anlamına gelmemektedir.
Biz sorunlara Amerika'nın, Rusya'nın, İran'ın, İsrail'in ve benzer Türkiye'ye karşı husumet besleyenlerin penceresi ile mi bakacağız?  Yoksa yerli ve milli bir duruşla kendi ülke çıkarlarımızı milli çıkarlarımızı düşünerek mi bakacağız?  Ona karar verilmesi gerekiyor ki; bizler Türkiye'nin meşru ve dış politikasına zarar verecek ve Türkiye'mizin çıkarlarını zedeleyecek her tür yaklaşıma karşı bir tutum sergilemeliyiz hep beraber muhalefetiyle iktidarı ile...
Bazı sorunlar vardır ki sadece diploması ile çözülmez sahada da olunması gerekiyor.. Türkiye'miz son zamanlarda hem sahada hem masada rüştünü ispatlayarak gücünü göstermiştir çok şükür... İstiyoruz ki Böyle zamanlarda hükümetin dışında olan stk.lar kurum kuruluşlar, şirketler, siyasi partiler hep beraber Türkiye'nin devletimizin çıkarları söz konusu olduğunda ortak bir paydada buluşarak diplomasiye katkı sunmaları yönündedir..
Yoksa Diplomasi; Sadece gidip Esadla görüşülmesini talep etmek demek değildir. Olaylar gelişmeler son sürat devam eder iken asla seyirci kalınamaz..
Son söz şunu söyleyebilirim;  zaman gerçekten birlik ve beraberlik içerisinde samimi, iyi niyetli vatanın devletin birliği ve bütünlüğü adına olumlu yönde beraberce hareket etme zamanıdır.. Yoksa Geçen hafta yapıldığı gibi Türk zamanda Libya'ya asker gönderme tezkeresine "Red" vererek muhalefet yapılmaz.. Rabbim feraset Basiret uyanıklık ve mevcut coğrafyamızı dikkate alarak vizyon şuur nasip eylesin. Kalın sağlıcakla... 


SADAKA-İ CARİYE

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 hafta, 5 gün önce / 03.01.2020 10:33:17 | Görüntüleme : 180
Cenab-ı Allah’ın biz insanlar için yarattığı nimetleri saymak mümkün değildir. Bu eşşiz ve sayısız nimetleri O’nun rızası doğrultusunda kullanmak; nankörlük etmemek, ısraf etmemek ve muhtaç olanlarla paylaşmak mümin olmanın ve takva bilincine sahip bulunmanın ılk şartıdır. Nitekim Cenab-ı Allah: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir” buyurmaktadır(Âl-i İmrân,3/92)

 

                Hiç şüphesiz yaşadığımız sürece Hak Tealâ’nın bize bahşedip verdiği nimetleri sadece kendimiz için harcayıp tüketmek yerine, toplumun faydası için de kullanma erdemini göstermemiz de son derecede önemlidir. Çünkü bu davranış, geçici dünya nimetlerini, ebedi hayatı kazanmak için bir vesile kılmak olacaktır. Hz. Peygamber Efendimizin şu hadisi buna işaret etmektedir: “İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir. ‘Sadaka-i cariye yani faydası kesintisiz devam eden hayır, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat!”  (Müslim,Vasiyye,14.) Faydası kesintisiz olarak devam eden sadaka-i cariyelere örnek vermek gerekirse, ecdadımızın çokca yaptırdıkları camiler, mescitler, çeşmeler, hastaneler, kütüphaneler, okullar, köprüler, parklar, bu gibi hayır yerlerinin bakım ve onarımları; iyileştirilmeleri sayılabilir.

                Sadaka-i cariyeler yaptırmak ve insanlığa faydalı ilim üretmek ve bunu yaymak-yayınlamak; iyiliğimizin, infakımızın ve yardımlarımızın kalıcı olmasını, bizler öldükten sonra da sevaplarının sürekli hale gelmesini sağlamaktır. Cenab-ı Hakk kabul buyursun inşallah !

ALLAH AŞKI

Yer yüzü sessiz, gök yüzü şaşkın!

Bu nasıl bir duygu seli böyle?

Kalpleri silme doldurdu aşkın,

Söyle Yâ Râb, dermanımı söyle!

 

Düş bahçemde daim bahar oluyor,

Çiçekler yalnız senin için açar!

Rabbanî kokusun sendan alıyor!

Kuşlar senin sevincinle uçar!

 

Seni anlatmaya övgüler yetmez!

Akıl, Ekber’liğe şahitlik eder!

Kalbimize hoş geldi, asla gitmez!

Yok olsun artık ruhta, hüzün-keder!

 

Doğanın duvağında hüzün saklı,

Ruh, ateşin alazında yanıyor!

Yitirmiş bilinci, kaybetmiş aklı,

Kendini Ahret-alemde sanıyor!

 

Oytan, saf bir aşk seline kapılmış,

Barış rüzgârı engeli aşıyor!

Ferman, büyük Hükümdarca yapılmış!

Sevgi gönüllerden dolup taşıyor!



ŞEMS-İ TEBRİZİ'NİN MEVLÂNA'YA ANLATTIĞI 'GÜL' HİKAYESİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 hafta, 1 gün önce / 31.12.2019 11:17:20 | Görüntüleme : 193
Horasan'dan Anadolu'ya bir Derviş gelir, amacı kendisine dergâh bulmaktır. Sivas yöresinde bir dergahın kapısını vurur. Tak. Tak. Tak..

 

 

. O esnada Mürşid-i Kâmil talebeleri ile sohbettedir. Henüz kapı açılmadan, kapıya doğru giden talebesine seslenir. 'Evlat dur hele! Kapıda bir Derviş var, kapıyı vurma sesinden belli... Muradını anladım. Cevabımı vermek için bana bir bardak getirin.' Gelen bardağı su ile doldurur. Öyle doldurmuştur ki bir damla daha konsa bardak taşacak şekildedir. 'Şimdi bu bardağı kapıdaki gelene ver, o mesajımı anlar.' buyurur...'

Derviş kapıda, talebe suyu dökmeden götürme sancısında. Açar ve bardağı uzatır... Derviş tebessüm eder, anlamıştır mesajı. Mesaj şudur:

- Evladım, dergâhımız ağzına kadar talebe ile dolu, sana yer yok, seni alırsak yerimiz dardır, taşar, bir talebeye dahi yer kalmayacak kadar doluyuz. Sen var git kendine başka bir kapı bul. Derviş, bahçedeki gülden bir yaprak koparır ve bardağın üzerine koyar. O da ne; su taşmamış, bardaktan dökülmemiştir. Der ki Derviş: 'Şimdi bardağı hocama götürünüz o arzumun ifadesini, maksadı matlubumu anlar.' Bardağın üzerine gül konulmasına rağmen taşmadığını gören Mürşid-i Kâmil anlamıştır mesajı...

Derviş: 'Ey Üstâdım, Ey Pîrim, beni dergâhına kabul buyur, ben bir gül yaprağıyım, gül dert vermez, dert alır; bana destur et, al yanına, asla taşkınlık yapmam, taşırmam. Hikmet kokundan, hizmet suyundan bu fakiri mahrum bırakma...'

Haydi hayırlısı...



TEFEKKÜR İLE BİR ÖMÜR GEÇİRMEK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 hafta, 5 gün önce / 27.12.2019 08:23:30 | Görüntüleme : 188
Yaşlarımız farklı olsa da hepimiz ömür denilen sayılı günlere sahibiz. Ne bir nefes önce ne de bir nefes sonra, sadece Allah Teâlâ’nın bildiği bir anda, can emanetimizi teslim edip bu dünyadan göçeceğiz. Hesap için mahşer meydanına doğru yola çıkarken, yanımızda imanımız ve salih amellerimiz dışında azığımız olmayacak.

Zamanın değerini, hayatın anlamını, gençliğin önemini, bir lokma nimetin ve bir nefes sıhhatin şükrünü idrak edebilmişsek ne mutlu bize! Ama günlerimizi heba etmiş, malımızı israfla yemiş, aklımızı ya da bedenimizi zehirlemiş, sevdiklerimizi incitmiş, ibadetlerimizi aksatmışsak, eyvahlar olsun bize!

Bir miladi yılın daha sonuna geldiğimiz şu günlerde, ömrümüzden bir koca yıl daha eksildi ve ölüme bir adım daha yaklaştık. O halde tefekkür zamanıdır! Geliniz, geride bıraktığımız yıl içerisinde neler yaşadığımızı, hangi manevi bereket kapılarından ve ilâhî imtihanlardan geçtiğimizi hep birlikte tefekkür edelim.

Geride bıraktığımız yılın başında üç ayları karşıladık. Rahmetin ilk cemresi Regaib’i, zihnimizin berraklığı ve yüreğimizin ferahlığı Mirac’ı, mağfiretin zirvesi Berat’ı idrak ettik. Acaba bu müstesna geceleri fırsat bilerek rağbetimizi Rabbimize yöneltebildik mi? Peygamberimizin “gözümün nuru” dediği namazlarımıza daha sıkı sarılabildik mi? Pişman olup tevbe ederek hata ve günahlarımızdan uzaklaşabildik mi?

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da Ramazan ile müşerref olduk. Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni idrak edip bayrama kavuştuk. Ne kadar hamd etsek azdır! Zira mübarek Ramazan ayı, infak ve ihsanın tadıyla nice yardımlaşma ve paylaşma imkânı sundu bize. Sahurla berekete, oruçla sıhhate, Kur’an’la nura, teravihle huzura eriştik. Kendimize soralım: Ramazan’ın bereketini kuşanıp, yıl boyunca mazlum ve muhtaç kardeşlerimizin dertlerine çare olabildik mi? Kur’an ayı bittikten sonra da Kur’an ile yaşamaya devam edebildik mi? Zikreden dilimiz, şükreden kalbimiz, tevekkül eden aklımız, sabreden bedenimiz bu güzel hasletlere alıştı mı?

Yine bu yıl içinde, iman, sadakat, şükür ve teslimiyetin ifadesi olan kurbanlarımızla bayram yaptık. Komşularımızın, akrabalarımızın, yoksulların,

yetimlerin haklarını gözettik. Bayramın barış, huzur ve kardeşlik iklimini yaşadık. Acaba geçirdiğimiz Kurban Bayramı, Rabbimize olan bağlılığımızı, sevgi ve itaatimizi güçlendirdi mi? Bayramın ardından yıl boyunca sadaka ve infak bilincimizi canlı tutabildik mi? Paylaştıkça mutlu olabildik mi?

Geride bıraktığımız yılın son diliminde, Peygamber Efendimizin dünyamızı teşrifini ve Mevlid-i Nebi Haftası’nı idrak ettik. Bu hafta vesilesiyle, Allah Resûlü (s.a.s)’in aile konusundaki tavsiyelerini dinledik. Onun ailesinde şefkat, adalet, güven ve istişarenin hâkim olduğunu yeniden hatırladık. Kendimize soralım: Peygamberimizi örnek alarak aile değerlerimize sahip çıkabildik mi? Sevgiyle kurduğumuz yuvalarımızı adalet ve merhametle koruyabildik mi? Şiddete asla müsamaha göstermeyerek, sorunlarımıza akl-ı selim ile çare bulabildik mi?

Dünya hayatı ahirete uzanan bir yol; insan sorumluluk yüklenen bir yolcu; ömür ise meşakkatli ama kıymetli bir yolculuktur. Öyleyse dünyada yolcu olduğumuzu aklımızdan çıkarmayalım. Dünyalık olan ne varsa, hepsine bir yolcu kadar değer verip, nihai hedefimizin cennet olduğunu unutmadan yaşayalım. Ömrümüzün ve elimizdeki nimetlerin kıymetini bilelim. Her günümüzü Rabbimizin rızasına uygun, faydalı işlerle, iyilik gayesi ve tefekkür sermayesi ile geçirelim.



AKDENİZ SİYASETİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 hafta, 6 gün önce / 26.12.2019 12:09:45 | Görüntüleme : 147
Cengiz YILDIZ
      Öncelikle Türkiye'mizin son dönemlerde özellikle dış Siyasette yapmış olduğu vakur duruşu ve yerinde akılcı stratejik ataklarıyla dünyada ses getirdiğini ve bununla gurur duyduğumu ifade ederek yazıma başlamak istiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanımız; Türkiye ile Libya arasında malumunuz üzere; Akdeniz'deki haritayı değiştirecek tarzda çok önemli bir mutabakata imza atmasının hemen akabinden, önemli bir adım daha atarak Tunus'u ziyaret etmişti. Burada Libya mutabakatının ne anlama geldiğini tüm dünyaya, Dosta Düşmana resmen ilan etmiş oldu. Peki Türkiye bu mutabakatla yani Libya mutabakatıyla ne yapacak? Türkiye artık havada karada denizde tüm güçleriyle Libya'da olacağını, başladığı işi yarım bırakmayacağına en üst seviyede göstermiş oldu.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başkanı sıfatıyla ve değerli ekibi ile Libya'nın bölünmesi yönünde Fransa, İsrail, BAE, Mısır, Suudi ve Amerika yönetimlerinin Hafter adındaki  anlaşılmayan kabul görmeyen gayri resmi bir yapıya en üst seviyede karşı çıktığını da belirtmiş oluyor.
Kıymetli Dostlar; asıl vurgulamak istediğim Biz Türkiye olarak Libya'da bulunmaz isek gücümüzü orada hissettirmez isek; Akdeniz Siyasetini, dolayısıyla Anadolu topraklarınıda savunamayacak hale gelip, burada zaafiyet içerisinde olacağımızı hepimiz biliyoruz. Herkes Doğu Akdeniz'de enerji kaynakları üzerinden hamleler yapıyor... Türkiye'de boş durmuyor ve kendi haritasını ortaya seriyor..
Bana kalırsa şu andaki mücadele, Hafter gibi basit bir terör örgütünden çok çok uluslu bir savaş görüntüsündedir.  Tüm ülkelerin burada olmasından bunu anlıyoruz.
Tunus neden ziyaret edildi? Cevaben: Libya konusundaki  mutabakatta ortak hareket etme imkanı zemini aranmıştır ve bu ülkenin yukarıda saymış olduğum Mısır Amerika birleşmiş Arap Emirlikleri ve benzeri ülkelerle hareket etmemesi,  haftere destek vermemesi yönünde Tunus'u uyarması bizim açımızdan büyük bir başarıdır.
TÜRKİYE Akdeniz'de Libya ve Tunus üzerinden birilerini korkutuyor.. Birilerinin tuzağını bozacağı, olumsuz girişimleri engelleyen ve oyun bozan bir konumda olduğunu gösteriyor.  Bu coğrafyada güç haritasını alt üst edecek ve güçlü bir Türkiye ile geleceğe emin adımlarla gidecek  hamleler bizi bekliyor.. Vakit gerçekten milli birlik ve beraberlik vakti.. Vakit çok akılcıl hareket etmek vakti..
Vakit;  Türkiye'mize ve Gönül coğrafyamıza sahip çıkmak zamanıdır.
Selam ve dua ile...


İMDADA SELİM YETİŞTİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 1 gün önce / 24.12.2019 10:00:26 | Görüntüleme : 226
(ayhandirlik@hotmail.com,twitter/@ayhndrlk, instagram/ayhndrlk)

 Geçen hafta Keçiören deplasmanında son dakikada alınan üç puan Doğu Akdeniz’de doğalgaz bulmak kadar değerli oldu. Hem bu galibeyeti anlamını pekiştirmek hem de haftaya Bursa’ya psikolojik puan avantajı ve güveni ile gitmek için Adanaspor maçını kazanmamız gerekiyordu. Maça girerken etraftaki konuşmalara kulak misafiri oldum. Efendim bahis sitelerinde Hatayspor banko favori gösterilmiş, oranlara bakılırsa Hatayspor maçı en az 4-5 gollü kazanacak. Ancak kadro açıklanınca buna güvenenler eyvah demişlerdir herhalde. Çünkü golcülerimizden hem Mirkan hem Hamza yokken bir de Gökhan’ın olmamasının hücum gücümüzü aşağı çekeceği çok net bir durum olup, elimizde ön tarafta tabela değiştirebilen, güveneceğimiz sadece Selim kalmış oldu.

Adanaspor’un oyun anlayışı ve dizilişi ile bu maça bir puan için geldikleri çok açık olarak görüldü. Kazanma inançları olmadığından bizim alanımızda maçın son dakikaları dışında hiçbir zaman çoğalmadılar. Bunun bir de başka anlamı da var; Hatayspor’un önemli takım oluşu. Maça hızlı ve tempolu başlamak istesek de Hatayspor’un makine düzeni şeklindeki oyun sisteminin ofans anlamındaki önemli parçalarının eksikliği hücum akışımızı ve üretkenliğimizi etkiledi. Kanatların her ikisini de etkili kullanamadık. Bunda en büyük payın çabuk oynayan, tempomuzu ve atağa çıkış ritmimizin ayarcısı Gökhan’ın olmayışı olduğunu söyleyebiliriz. Böylece ilerleyen anlarda tempo ister istemez düştü. Bokila elinden geldiğince iyi niyetli mücadele etmeye çalıştı ancak bu sistemde ayaklarına hakimiyeti ve becerisi biraz eksik kalınca rakip kaleyi hiç göremedik.  Sezon başından beri beklentileri bir türlü karşılamayan Barbosa’dan bu maçta da parlamasını, sorumluluk almasını göremedik. O kadar ki, zaten Aabit de çok öne doğru oynamakta cesur olmayınca bir şeyler yapma adına stoper Yusuf’un rakip ceza sahasına topla girdiğini gördük. İkinci devre tempoyu artırmak istedik ama kalabalık rakip sahada yine istediklerimizi tam olarak yapamadık. Sıkışmaya başladığımız anda imdada Selim yetişti. Zaten Caner’le birlikte hücumda en potansiyelli isim tabi ki Selim’den başkası olamazdı. Tamamen bireysel becerisi ve vuruş tekniği ile herkesi rahatlatan golü attı. Ancak öne geçtikten sonra tam da Caner’in etkili olacağı ve boş alanlar bulacağı biçimde oyunun şekilleneceği belliyken bu oyuncuyu dışarı almasak farkı ikiye çıkarmamız hiç de zor olmayacaktı.

Bu maçı kazandık ama bazı şeyleri de aramadık değil. Mirkan’ın ayaklarına hakimliğini, topu indirmesini, dağıtmasını, düzgün vuruşlarını aradık. Hamza’nın çalışkanlığını, cesur yüreğini, mücadelesini aradık. Gökhan’ın top alışını, adam eksiltmesini, üçüncü bölgede oyunu nasıl yönlendirdiğini aradık. Maalesef ama forvette Bokila orta alanda Barbosa bu anlamda ilk onbire değil girmek zorlamaktan bile uzaklar. Bu nedenle bu maç ortaya çok net olarak şunu çıkardı ki, girdiğimiz yolda kadro genişliği ve derinliğimizi artırmamız gerekiyor. Kulübeye bakıyoruz sıkıştığımız anda oyunu etkileyecek, ateşleyecek, hamle anlamında iki veya üçten fazla oyuncumuz yok. Bu yolda, bu anlamda gerekli ekleme ve takviyeleri yapma zorunluluğu doğuyor. Bunun için devre arasında gerekli adımlar atılmalıdır. Gelelim hakeme! Abuksubuk kararları için yanlış değerlendirdi, pozisyonu süzemedi denir, kabul. Ancak Hatayspor’lu oyunculara kart göstermek için sudan sebepler buldu ki, Yusuf’un neden kart gördüğüne sebep ortada su da yoktu. Allah aşkına Yusuf neden kart gördü? Sadece gözünün önünde kaş var diye mi?. Yazık ki bu önemli oyuncumuz haftaya Bursa’da cezalı duruma düştüğünden oynayamayacak.



TÜRKİYE EKONOMİSİ VE GELECEĞİMİZ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 1 hafta önce / 12.12.2019 13:39:34 | Görüntüleme : 570
Cengiz YILDIZ (Köşe Yazısı)
Bugün köşe yazımı Türkiye'mizin ekonomisi, geleceği ,artıları ve eksileri üzerine yazmayı düşündüm. Her daim ifade ettiğim üzere Sayın Cumhurbaşkanımızın ifadesi ile "Erdem irade ve cesaretle yerli ve milli bir duruşla Türkiye'mizin menfaatlerini Aziz milletimizin önceliklerini dikkate alarak hep birlikte Türkiye'mizin şahlandıracağız." ifadelerini sık sık duymuşsunuzdur.
 Peki nasıl ekonomi noktasında bu kadar umutlusunuz? Sorusuna gelince: Cevaben derim ki; Türkiye'mizin şu anda öteden beri izlediği olumlu, vakur ve gerçekten de kendine yakışan stratejilerini, yatırımlarını sizlerle hasbihal ederek  paylaşmak isterim.  Türkiye hemen yakın sınırlarımızda, bağımsız bir dış politika izleyerek sınırlarımızda bir terör devleti kurulmasını engellemiştir. 
Türkiye'miz Akdeniz'de Libya ile yaptığı anlaşma ile artık Akdeniz haritasını değiştirmiştir. 
Ekonomide disiplin ile başlayan süreç şu anda dinamik bir hale gelmiş ve çok olumsuz gösterilmeye çalışılan ekonomik parametreler, müthiş bir şekilde düzeltilerek, iyileştirilerek vatandaş lehine hak ettiği noktalara doğru hızla ilerlemektedir.  Faizler %30 35 lerde iken şu anda ticari Faizler bile yüzde 12'ler sınırındadır. BDDK dediğimiz kurumun tabloları herkes tarafından denetlenmektedir. Bu rakamlara  olumsuz, yanlış diyen muhalefet ve birtakım kesimler BDDK yani bankacılık sektörü üzerinden ekonomimizi itibarsızlaştırmak istemektedirler. 
Şu anda dolar artık yerinde sayıyor .
Önceden Türkiye'miz ekonomi ile ilgili bir takım dış mihraklarca Türkiye aleyhinde yapılan açıklamalarla, bir anda ekonomik rakamlara yansıyan olumsuz durumlar hasıl olurdu. Ama şu anda artık liderimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın duruşuyla bu tarz dayatmaları, empozelerin yok edildiğini ve aşağılık kompleksinden kurtulduğumuzu görüyoruz.
İhracatın katlandığını, insanların bayram tatillerinde dahi otelleri tıklım tıklım doldurduğunu, sağlık turizminin büyüdüğünü ve birçok sağlık operasyonları için yurtdışından Türkiye'mize akın akın gelenlerin olduğunu görüyoruz.
Bu memleketin bir evladı olarak yapılacak çok işler olduğunu da parantez içinde söyleyerek Ümitli olduğumu, geleceğimizin 2020 lerin 2021 lerin ve daha nice Türkiyemizin, aziz milletimizin, şimdikinden çok daha güzel yayınları olduğunu  ifade etmek isterim. Hep beraber yapılacak çok işlerin olduğunu aziz milletimizin sabrıyla ve samimi duruş anlayışıyla başarabileceğimize inanıyorum.  
Lütfen olumsuz algılara, gereksiz bakış açılarına Türkiyemize zarar verecek söylemlere kulak vermeyelim. 
 Zira; "SÖZ KONUSU  TÜRKİYE İSE GERİSİ TEFERRUATTIR." diyorum.. Dua ve selamlarımla 


“Çileli Hayat”ın Bize Anlattıkları

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 06.12.2019 08:31:31 | Görüntüleme : 379

NİZAMETTİN DURAN

“Ey akıl sahipleri, (basiret sahipleri, görecek gözleri olanlar), düşünün de ibret alın" (Haşr:2) diye buyuruyor Cenabı Allah. İbret almaya nasibi olan ibret alır, kalbi mühürlenenlerin ise bunda nasibi olmaz. Çünkü “…onların kalpleri var, ama anlamazlar; gözleri var, ama görmezler; kulakları var, ama işitmezler...” (A’râf: 179) Allah'ım, kalbimizi, zihnimizi, gözlerimizi ve kulaklarımızı aç, aç ki, mesajını hakkıyla anlayanlardan olalım.

Akıl sahiplerinin ibret alacağı, yaşanmış olan her olay ve vakıadan kendine dersler çıkaracağı, hatasıyla sevabıyla, eksisiyle artısıyla yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesini anlatan bir kitaptan söz edeceğim sizlere. Hatay İmam-Hatip Lisesi Müdür Başyardımcısı Selim Demirli Hoca’nın kitabından, “Çileli Hayat”tan.    

12- 21 Mayıs 2017 tarihinde "Akdeniz Bölgesi'nin en büyük fuarı" olarak “Hatay Kitap Fuarı” açılmıştı Antakya merkezde. Davet edildiğimiz bu fuara Hataylı yazarlar olarak biz de Ankara'dan katılmıştık.

Fuarda standımızı açmış, kitapları, dergileri düzenlemeyle meşgulken bir ziyaretçi selam verdi. Selamını alırken işimize de devam ediyorduk; bir an önce standı hazır hale getirme uğraşındaydık. Ziyaretçimizin, “Nasılsın Nizamettin Bey?” demesiyle, başımı kaldırıp kendisine baktım. Orada karşımdaydı Selim Hocamız. Standın dışına çıkarak kucaklaştık, merhabalaştık ve onu standa alarak sohbetimizi derinleştirdik. Bu arada arkadaşlar standı düzenlemeye devam ettiler. Hocamızla yaptığımız güzel bir sohbetten sonra, Nisan 2017'de baskıdan çıkmış kitabını imzalayarak bizlere takdim etti. Kitap yeniydi, bir ay önce çıkmıştı. Matbaanın kokusu daha üzerinden gitmemişti, desek yeridir. Hayırladık hocamızın bu çalışmasını. Benden okumamı ve değerlendirmemi istemişti. Kitap için başarı dileyerek teşekkür ettim. Mümkün olan bir zamanda okuyup notlarımı bildireceğimi ifade ettim. Değerlendirme konusunda titizlik göstermeyi önemserim; çünkü bu talebin altında bir güvenin olduğunu bilirim. Bu nedenle kitabı okumam ve değerlendirmem bir hayli gecikmişti. Kısmet bugüneymiş.

Yaptığımız ilk iş kitabı sistematize etmek oldu. Öncelikle “içindekiler” bölümünü koyduk. Anlatılanların konu ve anlam bütünlüğünü de dikkate alarak bölümlere ayırdık. Böylece kitap üç bölümden meydana gelmiş oldu. Okumayı kolaylaştırmak ve okuyucunun dikkat ve merakını çekmek açısından da bölümleri başlıklarla güçlendirdik. Diğer taraftan da kitabın özüne dokunmamak kaydıyla onu dikkatle redakte etmeye çalıştık. Bu açıklamalardan sonra kitabı değerlendirme faslına geçebiliriz. 

Hocanın, bu kitabında hayat hikâyesini yazdığı görülmektedir. Kendisi aslen Kütahyalıdır, ama kader onu Hatay'a damat yaparak Hatay'da iskân etmesine hükmetmiştir. 1980’in Kasım'ında, ilk öğretmenliğe atandığım yer, Kütahya'nın Emet ilçesiydi. Bu bakımdan kendisiyle hemşeri sayılabilirdik. O dönem ben Emet'te dolu dolu tam 5 yıl geçirmiştim.

Selim Hoca, 12 Mayıs 1941'de doğduğu Kütahya'nın Gediz ilçesine bağlı Karamanca Köyünden başlayarak, çocukluğundan; memleketinde Kütahya, İstanbul, Adana, Gaziantep ve Hatay'da bulunuşundan; yaşamından ve gördüğü eğitimlerden, bu süreçte yaşadığı bin bir çeşit sıkıntılardan söz etmektedir.

Daha küçük yaşta babasını kaybetmenin acısı ve zorluğu tazeliğini korurken, ailesine hem analık hem babalık yapan annesini de kaybetmesi, hayatını epey zorlaştırmıştır. Her ikisini kaybetmenin meydana getirdiği sarsıntı yetmezmiş gibi, genç yaşta dört kardeşin tüm sorumluluğunu yüklenmek mecburiyetinde kalması da, o nahif omuzlarını hepten çökertmiştir.

Bütün bu namüsait ve zor şartlara rağmen okuma aşkı,  ağır basmış, bu uğurda yollara düşmüştür. İstanbul’a, ardından güney illerinden Antep’e, oradan da Hatay'a uzanmıştır bu yolculuk. Rüzgârın önünde savrulan yaprak gibi oradan oraya sürüklenmiştir. Bir farkla, gittiği her yerde amacına yönelik bir ışık aramıştır. Takdirinden sual edilmez Allah, iyi niyetle yola çıkan kullarını asla yalnız bırakmaz, mutlaka ona bir şeyi vesile kılar. Antakya’ya gelişinde de böyle bir hikmetin tecellisini müşahede eder: Hatay'ın çok önemli hocalarından, tabir caizse hocaların hocası olan Numan Hoca’yla tanışır, sohbet eder, ardından, yine tevafukla Antakya'nın çok önemli esnafından, bilge ve Allah eri olan Hacı Hakkı Ergin'le o mekânda yani Antakya Ulu Camii'nde karşılaşır ve tanışır. Bunlar hep takdirattandır. Öyle ki, Hacı Hakkı ile tanışması, adeta onun Hatay'a mahkûm olmasının belgesi olmuştur. Neticede kurulan iletişimin sağlamlığı onu, Hacı Hakkı Efendi'nin damadı olmaya kadar götürmüştür.  

Gelişen olaylar ve yaşanan süreçler, Şam'a okumak üzere yola çıkan Selim Hoca’nın yolunu Adana İmam Hatip Lisesi'ne doğru yöneltmiş, liseden sonra da Yüksek Öğrenim için İstanbul'a gitmiş. Burayı bitirdikten sonra da, 1968'de Maraş'a tayin olmuş ve nihayet 1969'da, tanıştığı Hacı İbrahim Hakkı Hoca’nın kızı Sare Hanım’la dünya evine girmiştir.

Vatani vazife için İzmir'e gitmek üzere Maraş'taki görevinden ayrılmış,  askerliğin bitiminden sonra da yeniden görevine dönmüştür. Malatya ve Sivas illerinde görev yaparken karşılaştığı zorluklar, yaşadığı sıkıntılar art arda sökün etmiş... Bütün bunlar yetmezmiş gibi bu döneme denk gelen 12 Eylül İhtilali de cabası.

İnişli çıkışlı bütün bu yaşanmışlıkların ardından nihayet hanımının memleketi olan Antakya'ya tayini çıkar. Anasız babasız büyüyen ve dünyanın yükünü ve sorumluluğunu çeken yetim ve öksüz olan Selim Hoca, çektiği gurbetin zorluğunu, bu süreçte ailesinin yaşadığı sıkıntıları en iyi bilenlerdendir şüphesiz. Bu nedenle zevcesinin, çocuklarının bir aile ortamı içerisinde büyümesinin anlamını en iyi takdir eden olarak bunun kendisine yaşattığı sevinci, huzuru ifade eden de kendisidir. Öyle ki, Antakya'da kendi akraba ve taallukatının olmamasının hüznünü yaşamasına rağmen...

Eğitimcilik hayatının artı ve eksilerini açık bir dille anlatan Selim Hoca’nın dile getirdiği eksilerinden önemli derslerin çıkarılması noktasındaki dikkat çekişi, gerçekten önemlidir. 1995 yılında emekli olan ancak görevini Kemal Çipe Vakfında devam ettiren Hoca, Hacı Kemal Çipe’nin vefatından sonra bir müddet daha çalışmış, ardından buradaki görevinden de ayrılmıştır.

Vakıftan ayrılınca, kısa bir zaman için kayınları ile esnaflık yapmış, ardından bir vesileyle Almanya'ya, dini görev için gitmiştir. Ancak 8 ay sonra tekrar yurda dönmek durumunda kalmıştır. Yüreğinde hep bir hüzün taşıyan Selim Hoca, Allah'a yaslanmanın verdiği güçle, hatasıyla sevabıyla O’nun rızasını kazanma yolunda sa'yu gayretini hiç eksik etmemiştir. Yeri gelmiş mağdur öğrencilerin mağduriyetlerini gidermiş, yeri gelmiş öğrencilerinin acılarına teselli mercii olmuş, yeri gelmiş yaralarına merhem olmuş, yeri gelmiş fazladan verilen görevleri yüksünmeden üstlenmiş, yeri gelmiş yazı yazmış, dergi çıkarmış... Ve nihayet hayatı boyunca yaptıklarını, yaşadıklarını, dilinin döndüğü, kaleminin yazdığı nispette dile getirmiş ve neticede, "Çileli Hayat" adı altında bir biyografik eser meydana gelmiş... 

Hoca, yaşadıklarını, samimi bir üslup ve açık bir kalple, olduğu gibi, içinden geldiği gibi, ihlasla dile getirmiştir. "Çileli Hayat" diye betimlediği hayatını, anadan babadan mahrum yetişmiş, Kütahya'nın yetim ve öksüz çocuğu! Dramatik bir şekilde anlatmış kitabında. Kitabı okurken düşünmeden edemiyor insan: “Acaba biz bu kadar açık olabilir miyiz, hayatımızı anlatmaya kalkışsak?” Sahi kim bu kadar açık ve net bir şekilde çekinmeden dobra dobra kendini anlatabilir?

Normal sohbetlerde bile egomuzu göklere çıkartırken, hayatımızı bütün açıklığıyla dile getirebileceğimizi söyleyebilir miyiz? Hem de hayatımızda hiçbir meşakkati ve hiç bir zorluğu çekmemişken ve yaşamamışken... Yani bir elimiz yağda, bir elimiz balda iken.

Aslanlar gibi 4 evlat yetiştirmiş bir babadan söz ediyoruz ve geriye bıraktıklarından...

Elimizdeki bu eser, "hayırlı bir evlat" örneği olan, akademisyen oğlu Cihad'ın verdiği büyük emekle meydana gelmiştir.

Selim Hoca'nın ailesine bağlılığı, isim isim zikrederek çocuklarına yönelik yaptığı vasiyetinde açıktır: "Oğullarım, Ali Hüsameddin, İbrahim Hakkı, Cihad, ve Ömer Faruk, annenizin sizin üzerinizdeki hakkı çoktur. Davranışlarınızda kusurlu olmamaya özen gösteriniz. Ziyaretinizi eksik etmeyiniz..."

Selim Hoca, Ah Selim hoca! Hayatı dramlarla dolu olan, Antakya'da için için kendi gurbetini yaşayan, ama buna rağmen ailesinin huzur ve mutluluğunu önceleyen Kütahya'nın öksüz ve yetimi, Yürek parçalayan bir duanın da sahibi:

"Allah hayırlı ömürler versin, kimin önce öleceği belli değil, ama arkada kalırsam ben perişan olurum. Allah'tan dileğim, ben önce vefat edeyim..."

Her bir okuyucusunun manevi dünyasına bitimsiz katkılar sağlayacak bu değerli eserin sahibi Selim Hoca’ya hayırlı bir ömür diliyoruz. Gerçek yakınlığın/akrabalığın din/inanç kardeşliği olduğunun bilinciyle asla kendisini gurbette hissetmemesi dilek ve duasıyla…



Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 3 hafta önce / 03.12.2019 10:02:47 | Görüntüleme : 256

 NATO PAKTI VE “BEYİN ÖLÜMÜ”

Biliyorsunuz bugünlerde NATO’nun 70.kuruluş yıldönümü münasebetiyle bu teşkilatın üyeleri Londra/İngiltere’de bir araya geldiler. ,
NATO; soğuk savaş döneminin kuruluşlarındandır. Zamanında Sovyetler yani ona ait kızıl ordusu ülkemize karşı olumsuz bir saldırıda bulunursa NATO anında yanımızda bitecek ve yardım edecekti. O dönemin sol fikre sahip olanları “NATO’YA HAYIR” sloganları ile sokaklarda tepkilerini yerine getirir, sağ tandanslı olanları ise “komünistler Moskova’ya! ” sloganı ile bağırıp dururlardı.
Yani NATO; güya antikomünist bir bakış açısıyla kalkan görevi görüyordu. 1989 SSCB çökmüş, dağılmış ve aslında artık Nato’nun işlevi bitmiş olması gerekirken, bu teşkilat ne hikmetse dağılmamış, dağıtılmamış ve devam ettirilmiştir.
Ben Nato teşkilatının ABD ‘nin yedek sibobu, lastiği, yedek askeri gücü olarak görüyorum ve bence darbelerin yaptırılmasında, 15 Temmuz aziz milletimize yönelik darbe girişiminde etkisinin olduğunu, etkili karar verme noktasında olan tiplerin korunup korunmasında kollayıcı bir stratejisinin olduğuna inananlardanım.
Gelelim şimdiki Londra’da yapılacak toplantı içeriğine; Sayın Cumhurbaşkanımız çok net bir şekilde Nato gündemine… Nato: Eğer teşkilat üyelerinin ve coğrafyanın güvenliği ile ilgili bir görev ifası varsa bunu en iyi yerine ülkenin Türkiye olduğunu, Ankara/Türkiye olarak Güvenli Bölge ve Suriye uyuşmazlığında Nato’nun üzerine düşeni yapmasını, bilerek bazı gerçekleri görmezlikten gelmemesi gerektiğini hatırlatacaktır.
Ancak geldiğimiz noktada maalesef Sayın Cumhurbaşkanımızın Avrupa ülkelerine yönelik; Suriyeli mülteciler konusunda aldığımız ve katlandığımız maddi manevi yükün paylaşımında hiç yanımızda durmadıklarını ve yuvarlak laflarla geçiştirdiklerini yüzlerine her platformda haykırmıştır.
Bizler Türkiye olarak ülkemizin menfaatlerini korumak zorundayız. Avrupa Birliği veya ABD bizim için köprü ve aracıdırlar. Bizim S-400 almamız Batı ülkelerini göz ardı ettik, onları artık tanımayacağız hiçbir ilişkide bulunmayacağız anlamına gelmemektedir.
Avrupa Birliğinin bizleri sırf Müslüman bir ülke olduğumuz için hep ötelemesi, küçümsemesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Macron’a “beyin ölümü asıl sen de gerçekleşti” derken O’nu uyandırmak ve eşit adil, ötekileştirmeyen, haçlı zihniyetinden kurtarıp medeniyetlere saygıya davet ederek, seviyeli olmaya davet etmiştir.
Bizler yıkan, parçalayan, dağıtan değil… Bilakis her zaman olduğu gibi; tarihimize, inancımıza, medeniyetimize yakışır şekilde gönüllere girerek uzlaştıran, müspet anlamda katkıda bulunan, insanlığa hizmet eden ve ülke menfaatlerini koruyan bir duruş sergileyelim.
Zaman birlik, beraberlik, dirlik dinginlik ve birbirimizi anlayarak, tarihimizden dersler çıkartarak geleceğe yürüme vaktidir vesselam.
Kalın sağlıcakla…. CENGİZ YILDIZ