......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 296875

15 Temmuz ve Birlik Ruhu

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 4 gün, 12 saat önce / 09.07.2020 09:49:08 | Görüntüleme : 776

Milletimizin ağır bir ihanete, vatanımızın hain bir işgal girişimine uğramasının üzerinden dört yıl geçti.

 15 Temmuz gecesi, Cenâb-ı Hakkın yardımı ile aziz milletimiz, vatanına, bayrağına, ezanına ve iradesine sahip çıktı. Dine hizmet ediyor gibi görünerek yıllarca menfaat devşirenlerin emellerini boşa çıkardı. Zalimlerin tuzaklarını başlarına geçirdi elhamdülillah!

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulur: “Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir, lakin anlamak istemezler.”

İyi bilinmelidir ki, 15 Temmuz’da milletimizin istiklal ve istikbaline kasteden FETÖ, bir fitne şebekesidir. Dinî bir grup değil, bir fesat yuvasıdır. Allah’a olan bağlılığımızı, Resûlullah’a olan muhabbetimizi, sadakamızı, kurbanımızı, mukaddes saydığımız nice değerlerimizi istismar etmiştir. Göz bebeğimiz olan gençlerimizi sinsi planlarla ana babasına ve milletine düşman hale getirmiştir. Saf ve samimi müminleri kandırarak kazandıklarını zannedenler, hakikatte yalnızca kendilerini kandırmıştır.

Allah Resûlü (s.a.s)’in çağları aşan apaçık bir uyarısı vardır: “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz.”

O halde, bilinçli, sağduyulu ve dirayetli olalım. Milli ve manevi değerlerimizi istismar etmeye çalışanlara asla fırsat vermeyelim. Kur’an-ı Kerim’in rehberliği, Peygamberimizin örnekliği hayatımıza istikamet verecektir. Güvenilir kaynaklardan öğreneceğimiz sahih dinî bilgiyle yaşayalım. Vatanımızın selameti, devletimizin bekası ve milletimizin huzuru için birlik ve beraberliğimizi koruyalım.

Geçmişten günümüze vatan uğruna canını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi minnet ve şükranla yâd ediyorum

Kalın sağlıcakla….



Kavram olarak emanet

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 gün, 12 saat önce / 08.07.2020 09:09:24 | Görüntüleme : 302

Kur’an’da geçen ‘emanet’ kavramının açıklanması konusunda bilginlerin çeşitli görüşleri olmuştur.

 Bakara Suresi, 283. Ayette geçen ‘kendisine güvenilen; emaneti sahibine versin’ ifadesi, dar anlamdaki, yani ‘bir kimseye koruması için bırakılan şey’ manasına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş mali, ruhi ve diğer imkânlar anlamını da kapsamaktadır.

‘Emanet’ kişinin bulunduğu yere, imkânlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki mesuliyetidir. Yahut da bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır.

Kur’an şöyle buyuruyor: “Hiç şüphe yok ki Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size öğüt veriyor! Doğrusu Allah işitendir, görendir.” (4/Nisâ, 58). Bu Ayette hukuk ve ahlakın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ‘emanet’ ve ‘adalet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir.

Yöneticilik; halkın ihtiyaçlarını görme, haklarını koruma, güvenliklerini sağlama, aralarında adaletle karar verme ve din ve vicdan hürriyetlerini sağlama açısından bir emanettir. Devlet yöneticileri bu gibi emanetleri korudukları gibi, iş başına getirecekleri yetkililerde bu özelliklerin olması, bu ahlâkı taşımaları gerekir. Yönetimin, hak etmeyene ya da görevini kişisel çıkarlara âlet edene veya emaneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adaletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. Bu Ayet’ten sonra, müminlerin siyasi yönden kimlere itaat edeceğinden bahseden Ayet’in gelmesi de oldukça dikkat çekicidir (4/Nisâ, 59).

Lütfen emanete sahip çıkalım…        



Halis niyet ve samimiyet

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 3 hafta, 3 gün önce / 19.06.2020 09:14:32 | Görüntüleme : 1789

Yüce dinimiz İslam’da imanın, ibadetin, güzel davranışların kabulü halis niyet ve samimiyete bağlıdır.

Niyet her işin başı, kulluğun sırrıdır. Cenab-ı Hakkın rızasını kazanma arzusudur. Samimiyet ise inancın ve amelin yalnızca Allah’a has kılınmasıdır. İnsanın içiyle dışının, kalbiyle halinin bir olmasıdır.

Niyet ve amel, birbirini tamamlayan ruh ve beden gibidir. Namazı fiziksel hareketten, orucu aç ve susuz kalmaktan, hac ve umreyi seyahatten ayıran niyettir.

Mümin imanında samimidir. “Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik. Öyleyse samimi bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah’a kulluk et.” ilahi emrine canı gönülden uyar. Yalnızca Allah’a kulluk eder ve sadece O’ndan yardım ister. Rabbinin kendisini gördüğü ve hep yanında olduğu bilinciyle yaşar.

Mümin ibadetlerinde samimidir. Diliyle, bedeniyle ve gönlüyle Rabbinin nimetlerine şükreder. O’nun büyüklüğü karşısında kendi acizliğini itiraf eder. “De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” Ayet-i celilesine son nefesine kadar sadık kalır.

Mümin çevresine karşı samimidir. Ailesiyle, akrabasıyla, komşularıyla iyi ilişkiler kurar. Güler yüzlü, doğru sözlü, alçak gönüllüdür. Vefalı ve yardımseverdir. Güveni ve dürüstlüğü yaygınlaştırır. Kötülüğe engel olur. Vahdetin yanında, fitnenin karşısında durur. Hâsılı mümin, hayatının her safhasında hüsn-i niyet ve samimiyet üzere yaşar.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadisinde şöyle buyurur: “Allah, ancak samimiyetle ve sadece kendi rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.”

Evet! Ameller, niyetlere göre kıymet kazanır. Herkes yaptığının karşılığını niyetine göre alır. Samimiyetsiz işlerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Unutmayalım ki imanın lezzetine, ibadetin huşuuna, salih amelin huzuruna ve Cenab-ı Hakkın rızasına ancak halis bir niyet ve samimiyetle varılır.

Sağlıcakla kalın…



Her tasadan müstakim ve emin olmak…

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 3 gün önce / 12.06.2020 09:26:37 | Görüntüleme : 572

İnsanın yaratılış gayesi kulluktur, en önemli vazifesi ise Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak sonra da bu imanın gereği olarak dosdoğru yaşamaktır

. Zira iman gönüllere işleyince, duygulara, düşüncelere ve davranışlara yansır. Kişiyi hak ve hakikate, dürüstlük ve istikamete yöneltir. İşte o zaman mümin, huzurlu ve onurlu bir hayat yaşar. Her iki dünyada da sıkıntı ve kederden emin olur. Takvaya ve ilâhi ikrama kavuşur.

İstikamet; imanda sebat etmek ve ahdine vefa göstermektir. Cenâb-ı Hakka itaat, Resûlüllah’a ittiba etmektir. Özü, sözü bir olmak, olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktır.

İstikamet; küfürden ve şirkten arınmak, günahtan ve isyandan kaçınmaktır. Fitne ve fesattan uzak durmak, nefsin aşırı istekleri ve şeytanın vesvesesi ile mücadele etmektir.

İstikamet sahibi bir mümin, doğruluktan ödün vermez. Sözünü eğip bükmez, asla yalan söylemez. Adaleti gözetir, haksızlığa meyletmez. İyi niyetli ve samimidir, riyakârlık göstermez. İşini sağlam ve güzel yapar; hileye tevessül etmez. Yaratan’a olan sevgi ve saygısıyla, yaratılana merhamet gösterir, hiçbir canı incitmez. Hâsılı sırât-ı müstakim üzere yaşar. Allah’ın rızasını kazanmayı her türlü kazançtan aziz bilir. Rabbinin gizli ya da aşikâr her şeyi görüp işittiğinin ve kullarını hesaba çekeceğinin bilincinde bir hayat sürer.

Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor : “Rabbimiz Allah’tır deyip sonrada dosdoğru olanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir.”

Sağlık ve afiyette olmanız dileklerimle…



Bir verip iki kazanılan sevap!

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 2 ay, 6 gün önce / 12.05.2020 10:42:30 | Görüntüleme : 1570

Peygamber Efendimiz zaman zaman kadınlara vaaz ederdi. Bu vaazların birinde onlara sadaka vermelerini emretmiş, verecek bir şeyiniz yoksa ziynet eşyanızı veriniz, buyurmuştu.

Başka rivayetlerden öğrendiğimize göre Peygamber aleyhisselâm bu konuşmalardan birinde hanım sahabilere yine aynı şekilde hitap etmiş, onlar da kollarındaki bilezikleri, kulaklarındaki küpeleri, parmaklarındaki yüzükleri çıkarıp atmışlardı. Peygamber Efendimizin emriyle bunları toplayan Bilâl-i Habeşi’nin eteği ziynet takımlarıyla dolmuştu.

Yine bir rivayetten öğrendiğimize göre Peygamber Efendimiz Abdullah İbni Mesut’un hanımı Zeyneb’i Mescit’de görünce, ona hitaben:

– “Ziynet eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz!” buyurmuştu (Müslim, Zekât 46).

Zeynep sanatkâr bir hanımdı. Elinden iş gelir ve para kazanırdı. Fakat kocası Abdullah fakirdi. Bu sebeple Zeynep kazandığını kocasına ve oğluna harcardı.

Buhari’deki bir başka rivayetten öğrendiğimize göre (Zekât 44), bir bayram günü Hz. Peygamber kadınlara vaaz ederken, onlara sadaka vermelerini emredince, Zeynep ziynet eşyasından bir kısmını sadaka etmek istedi. Kocası Abdullah İbni Mesut ise, onu kendilerine harcamakla sadaka sevabı kazanacağını söyledi. İbni Mesut Dört Halife’den sonra en iyi fıkıh bilen sahâbi olarak tanınmasına rağmen, Zeynep bu konuda iyice emin olmak istedi. Sadece kocasına ve oğluna değil, aynı zamanda kardeşlerinin yetim kalmış çocuklarına da yardım ediyordu. Acaba bu yardımları sadaka yerine geçer miydi?

İkisinin adı da Zeynep olan iki hanım sahabi, bu meseleyi bizzat Hz. Peygamber’e sorarak öğrenmek istediler. Bunlardan biri Abdullah İbni Mesut’un karısı Zeynep, diğeri Ebu Mesut el-Ensari’nin karısı Zeynep idi. İkisi de birbirinden habersiz Resul-i Ekrem’in evine geldiler. Peygamber aleyhisselâm’ı soru yağmuruna tutmanın Allah Teâlâ tarafından yasaklandığı dönemde olmalı ki, bu hanımlar Efendimizin huzuruna girmeye çekindiler. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz pek mütevazi olduğu halde bütün sahabiler ona duydukları derin hürmet sebebiyle kendisini rahatsız etmekten çekinirlerdi. Huzuruna girince, sanki başlarında bir kuş varmış da onu ürkütmek istemiyorlarmış gibi saygıyla otururlardı. Derken Bilâl’in dışarıya çıktığını görünce sevindiler. Sorularını Hz.

Peygamber’e arz etmesini, fakat adlarını vermemesini istediler. Bilâl-i Habeşi onlara adlarını saklı tutacağına dair söz vermekle beraber, Resul-i Ekrem “Kim onlar?” diye sorunca, söylemek zorunda kaldı.

Efendimiz bu hanımlara verdiği cevapta, yakınlara verilecek sadakanın çok makbul olduğunu ve insana iki misli sevap kazandırdığını belirtti. Zira fakirlere sahip çıkılıp onlara yardım edilmesini emreden İslâm dini, aynı zamanda akrabanın korunup gözetilmesini de emrediyordu. Durum böyle olunca, bir insan sadakasını akrabaya vermekle, bu iki emri birden yerine getirmiş oluyor, bir taşla iki kuş vuruyordu.

Sağlıcakla kalın…



Annenin değeri

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 09.05.2020 10:22:20 | Görüntüleme : 540

Musa Aleyhisselam bir gün: - Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim, dedi.

 

Musa Aleyhisselam'a şöyle vahyedildi.

-Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir kasap dükkânı var. O dükkanın sahibi olan kasabı gör! O veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur.

Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona:

- Ben sana misafir geldim, dedi.

Kasap Musa Aleyhisselam’ı tanımıyordu. Ona -Hoş Geldin- deyip bir kenara oturttu. Dükkânda ki işi bitince de alıp evine götürdü. Evinin başköşesine oturtup çok ikramda bulundu. Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı. Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam' a ikram ederek dedi ki:

- Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye! Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.

Kasap Musa Aleyhisselam'ın yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti. Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi. Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.

- Niçin yemeğe başlamadınız?

Musa Aleyhisselam ; - "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem." dedi.

- Mademki merak ettin anlatayım:

Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten düştü. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum. Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum. Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.

Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki:

- Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de amin dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin?

- "Annem, her hizmet edişimde Allah seni Cennette Musa Aleyhisselama komşu eylesin diye dua eder. Ben, hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim. Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki...

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki :

- Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teâlâ gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i Alayı ve orada bana komşu olmayı kazandın. Kasap, hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.

Ne mutlu annelerinin rızasını alabilenlere…



Falcılık ve fala baktırmak

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 05.05.2020 10:47:20 | Görüntüleme : 558

Fal ve falcılık; gaybdan haber verme, gelecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır.

Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır. Cahiliye Araplarında "ezlâm" denen fal okları, remiller, günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kısmıdır. Ayrıca çağdaş cahiliyede falcılık, medya aracılığıyla modern insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar yanında, gazetelerin yılbaşlarında, senelik fallar yayınlamaları, faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.

Hurafe ve batıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan İslâm, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz." (En'âm: 6/90). Bu Ayet, fal oklarının şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye, kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını, kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmektedir. Bir başka Ayette de: "... Ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı." (Mâide: 5/3) buyrulmuştur. Öte yandan "... Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir kimse nerede öleceğini de bilemez." (Lokman: 31/34) buyrulmakta, gelecekten haber vermeye kalkışmaktan ibaret olan falcılığın İslâm'da yeri olmadığı belirtilmektedir.

Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde edilecek kazançtan mü'minleri nehyetmiştir. O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan kazanç temin etmek hiçbir surette Müslüman’a yakışmayan hareketlerdir. Özellikle hanımların bu konuya daha bir dikkat etmeleri, böyle boş ve haram şeylerle kendilerini aldatmamaları gerekmektedir. Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden korusunlar.

Unutmayalım ki, aldatmak hainlik, aldanmak da ahmaklıktır. Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı bilmesi anlamına gelmediği gibi, onlara inanıp İslâm'ın temiz inanç esaslarından vazgeçmeye, Ayet ve Hadislere ters düşmeye değmez. Kim böyle bir değişmeye rıza gösterirse, dünyanın ve ahiretin büyük zararına uğramış demektir.

Kalın sağlıcakla…



EBREHE’NİN KÂBE’YE SALDIRMASI

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 2 ay, 2 hafta önce / 01.05.2020 10:00:53 | Görüntüleme : 601


Kâbe’nin Araplar arasında önemli yeri vardı. Dince kutsal sayılmasından başka bulunduğu Mekke, Arabistan’ın ticaret merkezi olmuştu.

 Her taraftan insanlar akın akın buraya geliyor, burada panayırlar kuruluyordu. Halkı buraya çeken Kâbe-i Muazzama idi. Yemen’e hakim olan Habeş Valisi Ebrehe, San’a’da bir tapınak yaparak Arapları oraya çekmek istediyse de muvaffak olamadı. Nihayet Kâbe’yi ortadan kaldırmağa karar verdi. Habeşlilerden topladığı bir ordu ile Mekke’ye yollandı.

 

Ordunun önünde büyük bir fil bulunuyordu. Savaşta fil kullanmak âdeti eskidir. Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmağa geldiği haberi Araplar arasında duyuldu. Yer yer Ebrehe’ye karşı durmak isteyenler çıktı. Fakat dayanamadılar. Bu derme çatma gruplar Ebrehe’nin ordusuna esir oldular. Ebrehe Mekke’ye yaklaştığı zaman süvarilerinden birini keşif için ileri gönderdi. Bunlar Kureyşlilerin mallarından ne buldularsa yağma edip Ebrehe’ye getirdiler. Yağma edilen mallar arasında Abdülmuttalib’in 100 devesi de vardı.

 

Mekkelilerden bir heyet Ebrehe’ye ricacı gitti. Başta Abdülmuttalib bulunuyordu. Ebrehe niçin geldiklerini sordu. Abdülmuttalib alınan malların geri verilmesini istediklerini söyledi. Bunun üzerine Ebrehe: - Ben sandım ki, Kâbe’yi yıkmayayım diye ricaya geldiniz. Siz ise develerinizin derdinde!.

 

. Abdülmuttalib Ebrehe’ye şu cevabı vermiş: - Ben develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Kâbe’nin sahibi var. Onu, O korur.

 

Ebrehe malları iade etti. Sonra ordusuna yürü, emrini verdi ve koca fili ordunun önüne kattı. Bu sırada beklenmedik bir olay oldu. Havayı Ebabil kuşları kapladı. Ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları ufak taşları askerlerin üzerine atıyorlardı. Danelerin isabet ettiği yerler yara bere içinde kaldı. Askerler perişan olup dağıldı. Ebrehe canını zor kurtarıp Yemen’e döndü ve orada öldü, Kur’an-ı Kerim Fil Süresi’nde bu olayı anlatır.

 

Hayırlı günler…



YETİMLER, CENNET KAPILARININ ANAHTARIDIR

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 2 ay, 2 hafta önce / 30.04.2020 09:11:14 | Görüntüleme : 300


Peygamberimiz (s.a.s)’in amcası Ebû Tâlib’in oğlu Cafer (r.a), Mûte Şavası’nda düşmanla kahramanca çarpışarak şehit düşmüştü. Bu kutlu sahabi, ardında üç yetim bırakmıştı.

 Allah Resulü (s.a.s), “kardeşim” dediği Cafer’in derin bir hüzün çökmüş evine geldi. Kendisi de bir yetim olan Kutlu Nebi, ailenin yürek burkan haline dayanamadı. Bir anneyi, bir babayı, bir eşi, bir dostu kaybetmek, artık onun hatıralarıyla yaşamak kolay mıydı? Ancak, hayat bir imtihandı ve imtihan geride kalanlar için hala devam ediyordu. Resulullah (s.a.s), “Bugünden sonra kardeşime ağlamak yok.” diye söze başladı ve “Getirin bana kardeşimin çocuklarını.” dedi. Cafer’in yetimleri, tıpkı annelerini kaybetmiş kuş yavruları gibi Efendimizin karşısına dizildiler. Allah Resulü, onları öpüp kokladı, bağrına bastı, başlarını okşadı, teselli etti; ömrü boyunca Cafer’in yetimlerine kol kanat gerdi ve onlar için her fırsatta dua etti. Çünkü yetimlerin halini anlayabilecek, yüreklerini okuyabilecek yegâne şahıstı Allah Resulü.

Sadece Cafer’in evlatları değildi Rahmet Elçisi’nin tükenmez şefkatinden nasiplenen yetimler. Enes, Beşir, Sehl ve Süheyl, Ebû Ümamenin yetimleri ve daha birçokları. Onlar, belki hayatın yükünü sırtlayan minik bedenli yetimlerdi. Ancak, onların her biri Resulullah’ın baba sıcaklığını, Hz. Aişe’nin anne şefkatini hissettiler. Peygamberimiz, şefkatle yetimin başını okşayan kimseye, elinin değdiği saçlar sayısınca sevap yazılacağını belirtti; yetime kol kanat gerenin de cennette kendisiyle yan yana olacağını müjdeledi. Bu bilinçle Efendimiz (s.a.s), her daim yetimlerin üzerine titredi. Çünkü “Rabbin seni yetim bulup barındırmadı mı?” diyerek ona önce yetimliğini hatırlattı Alemlerin Rabbi; ardından “Sakın yetime kötü davranma!” buyurdu. Rabbimiz, yetime sahip çıkmayı kullukta eşiği aşmak olarak nitelendirdi. Yetimin hakkını gasp edip malına el uzatanların da aslında karınlarını ateşle doldurduklarını bildirdi.

Yetimler, önceliklidir. Çünkü onlar, bizlere Allah’ın birer emanetidir. Bu çocukların bazısı şehit çocuklarıdır, bazısı annesini ya da babasını hastalığa, kazaya kurban vermiştir. Kimileri de daha çocukluklarını yaşayamadan şehirleri yıktığı kadar ruhları ve yarınları da yıkan savaşın soğuk yüzüyle karşılaşmıştır. Yerlerinden, yurtlarından, aile sıcaklığından mahrum kalmışlardır. Anneleri, babaları artık yanlarında değildir… Onlar himaye edilmeyi herkesten çok hak ederler. Onlar Efendimizin yanındaki Enes olmayı arzularlar. Onlar, tıpkı yetim kalan Beşir gibi Allah Resulü’nden müjde almayı umut ederler.

Yetimler, belki merhametten yoksun bir evde, belki bir yetiştirme yurdunda, belki de bir sokak başında kendilerine uzanacak bir şefkat, bir merhamet eli beklerler. Kendilerini hayata bağlayacak, yarına dair ümitlerini diri tutacak bir ışık gözlerler. Onlar, hepimizin yetimleridir. Her birimiz onlardan sorumluyuz. Kendilerine sahip çıkıp, yüklerini hafifletmekle mükellefiz. Onların, kendileriyle barışık, dinine, milletine ve bütün insanlığa faydalı bireyler olarak yetişmeleri konusunda her birimize düşen görevler var. Hemen yanı başımızda zararlı alışkanlıkların pençesine tutulmuş her bir yetim, kimsesiz, yalnız ve garibin içler acısı hali hepimizin derdi olmalıdır.

Bu günler, Rabbimizin mağfiretinin üzerimize sağanak sağanak yağdığı günlerdir. Böylesi bir zamanda teslimiyetimizle, ibadetlerimizle, iyiliklerimizle Allah’ın mağfiretine nail olmanın yollarını aramalıyız. Oruçlarımızı günahlara kalkan, imsakimizi kötülüklere kilit, iftarımızı güzelliklere anahtar yapabilmeliyiz. Yaşadığımız her dem evlerden evlere, gönüllerden gönüllere iyilik taşımak için seferber olmalıyız.

Unutulmamalıdır ki, iyilik sadece bir fakirin eline üç beş kuruş para sıkıştırmak değildir. İyilik aynı zamanda yalnıza arkadaş, yorguna dayanak, garibe sığınak, muhtaca imdat olmaktır. Hiçbir çocuk sokakta kalmasın, hiçbir yetim himayesiz kalmasın, hiçbir mülteci, muhacir aç açık kalmasın diyerek başkaları için koşturabilmektir iyilik. “Kardeşimi ne kadar düşünürsem, kendime o kadar iyilik etmiş olurum” bilinciyle dünyayı birbirimize yaşanılır kılmaktır iyilik.

Kalın sağlıcakla…



HELALLEŞMEK

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 2 ay, 2 hafta önce / 29.04.2020 09:01:20 | Görüntüleme : 279

Ölümlü dünya, bugün varız yarın yokuz. Ne kadar yaşarsan yaşa, bir varmış bir yokmuş. İnsanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmeleri gerekir.

 Helalleşmedeki helâl kelimesi, haram'ın karşıtı olan helâl ile aynıdır. Ancak haram'ın karşıtı olarak kullanıldığında helâl kesin bir durum belirttiği halde, helalleşme olayında bir izafilik, göreceli bir özellik belirtir. Helalleşmeden sonra kulun hakkı ortadan kalkmakla birlikte, helâllik dilemeğe yol açan fiil helâl hale gelmiş olmaz. Yani ortada bir haramı helâl haline getirme durumu yoktur, yalnızca kişinin yapılan şeyden dolayı kendi hakkından vazgeçmesi hadisesi vardır. "Helalleşme ile zalim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur. Allah'ın haram kıldığı şeyden hasıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir" (Tecrid-i Sarîh, Tercümesi, VII, 376) 

Borcun ödenmesi, yükten kurtulmak, düğümü çözmek gibi anlamları taşıyan helâl kelimesinden türetilmiş olan (istihlâl) helalleşme, insanın kul borcundan kurtulması yollarından biri olarak Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından tavsiye edilmiştir. Nitekim bu konuda Rasûlullah (s.a.s) "Kimin uhdesinde (bir din) kardeşinin nefsine yahut malına tecavüzden doğan bir hak bulunursa, dinar ve dirhem bulunmayan (kıyamet gün gelmez)den evvel bu gün dünyada mazlumdan o hakkı helâl etmesini istesin (yoksa) zalimin salih ameli bulunursa o amelden zalimin zulmü miktarınca alınır (da mazluma verilir). Eğer zalimin hasenatı bulunmazsa, mazlumun seyyiâtından alınıp, zalim olana yükletilir" (Tecridî Sarih Tercümesi, VII, 375, 376,1090 nolu Hadis) buyurarak helalleşmenin önemi ve soncu üzerinde durmuştur. 
Helalleşmenin dünyada yapılmaması durumunda, âhirette gerçekleşeceğini de yine bir Buhâri rivâyetinden öğreniyoruz: "Kıyametle mü'minler Cehennem (üzerindeki sırattan) kurtulduktan sonra Cennet ile Cehennem arasındaki (ikinci bir) köprüde durdurulurlar. Burada, dünyada aralarında bulunan (ufak tefek) mezalimden bir birlerinin hakkını vererek hesaplaşıp, paklanarak arındıkları zaman bunların Cennete girmelerine izin verilir" (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, VII, 353-354, 1085 nolu Hadis). 
"Kıyamet gününde bütün haklar sahiplerine verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır" (Tirmizi, Sifatu'l Kıyâme, I) haberi de, kul hakkının ve dolayısıyla bundan kurtarıcı helalleşmenin önemini ortaya koyar. 
Helalleşme yoluyla gidilecek, çözümlenebilecek kul hakkı öylesine önemlidir ki, Allah Rasûlü "Şehidlerin kul borcundan başka bütün günahları mağfiret olunur" (Tecridi Sarih Tercümesi, VII, 349, 1084 nolu Hadis) buyurarak bu önemi haber verir. 
Helalleşme ihtiyacı içindeki kimseleri, Allah'ın Resulü "müflis" olarak niteleyip, bunların durumunu şöylece anlatmıştır: "Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekât ile gelir. Ama şuna sövmüş, buna iftira etmiş, onun malını yemiş, berikinin kanını akıtmış, ötekiyi dövmüştür de, sevabından bir kısmı şuna, bir kısmı buna verilir. Üzerindeki kul hakları ödenmeden önce hasanât-ı tükenirse, onların günahlarından alınıp, buna yüklenir ve sonra cehenneme atılır" (Buhari, Edeb, 102). 
Helalleşme, öteki dünyadaki iflâstan kurtulmak için, bu dünyada insanlardan haklarını helâl etmelerini dileme ve böylece borçtan kurtulma yoludur. 

Sağlıklı günler…